Nikaragua’yı Gezmek (1)

Amerika kıtasının tam ortasında dizilmiş ülkelerle ilgili haritada görünen nispeten ufak yüz ölçümleri olduğu, görünmeyen ise bu kısa mesafeleri kat etmek için uzun saatler gerektiği. Honduras’tan 4 otobüsle vardığım Nikaragua sınırında sonra da sık duyacağım “Managua’dan teyid bekliyoruz.” un “beklemeye devam etmek” anlamında kullanıldığını öğreniyorum.

Sınırda tanıştığım, sonra da karşılaşacağım Meksika’lı David benden şansız çıkıyor. Ben 1h, O ise 3 h bekliyor. Bu durumda hedeflediğim Matagalpa’ya ulaşamıyor, Esteli’ye çok yağmurlu bir akşam karanlığında varıyorum. Iguana Hostel’ in eski havası olmasa da kocaman odasında temiz yatağı, masa ve sandalyesi mevcut. Sabah şehri biraz dolaşıp ilgimi çeken birşey olmadığını anlayınca, terminalden önce Matagalpa sonra La Fundadora otobüslerine binip 2,5 saat sonra köyde iniyorum.Aynı otobüsle konaklama, yürüyüş yolları iyi düzenlenmiş Selva Negra’ya da varmanız da mümkün.

La FUNDADORA

İki küçük yamaca kurulmuş, etrafı kahve tarlalarıyla dolu sevimli bir köy. Otobüsün bıraktığı kavşaktan birkaç yüz metre köyün sonuna yürüyerek Eco Albergue La Fundadora’ya varıyorum. Bakımlı, ahşap cabanaların (bungalow) bulunduğu alan ufak bir tepeye kurulmuş. Büyükçe bir ahşap merkezde yemek salonu, mutfak, resepsiyon var.

Seslenince koşarak gelen genç Maria rezervasyonsuz buralara gelen yabancıyı gülümseyerek karşılıyor. Birkaç gün kalacağımı söyleyince cabanaların 15$ ranzanın 6,5$ olduğunu, başka kalan olmadığından her yerde rahat edeceğimi ilave ediyor. Öğleden sonraları başlayan yağmur akşam öyle şiddetli yağıyor ki ertesi gün yapacağım uzun yürüyüşe çok erken saatte çıkmaya karar veriyorum. Saat 05.30 da mutfak açılmış ve kahve hazır. Sanırım Maria söylemiş erken çıkacağımı. Köye varıp kuzeye giden yola sapıyorum.

Akşamki şiddetli yağmurdan geriye nemli hava ve biraz ıslak yol kalmış. 2 saat sonra şelalenin olduğu köye varıyorum ama girişi göremiyorum.

Sorduğum köylü geldiğim yolu gösterip rehberde anahtar olacaktı, diyor. Tam olarak ne kasdettiğini kilitli kapıyı görünce anlıyorum. Üstünden atlayıp 10 dak yürüyünce alçak ama gür akan, etrafı tamamen sık ağaçlık şelaleye varıyorum. Tahta merdivenin ve platformun bir kısmı çürümüş. Herhalde bu sebeple kilitliydi. Biraz kalıp geri dönüyorum.

Sonraki 1 saat kahve ve mısır tarlalarının, muz bahçelerinin yanından geçerek sürüyor. Bir kavşakta pusulama bakarken Managua plakalı jeep duruyor ve bana yol soruyor! Yolu haritadan izlediğimi söyleyip beni de götürmelerini istiyorum. Önde şöförün yanında avrupalı bir kadın, yanımda da elinde telefonuyla kahve işletmelerini ziyaret ettiklerini söyleyen esmer bir adam oturuyor. Kısa süre sonra bir kahve çiftliğine varıyoruz. Anlıyorum ki kadın kahve satın alacakları yerleri teftiş ediyor.

Kahya görüntülü adam bana beklememi, kahve hazırlandığını söylüyor. Kahyayla konuşmamızdan doğal rezervin içinde olduğumu, zirveye yürümek için patika olmadığını, kimi zaman kahve tarlalarından yürümem gerektiğini ve çizmesiz zor yürüyeceğimi anlıyorum. Kahveye teşekkür edip tepeye doğru yoldan ayrılan bir patikaya sapıyorum. Ancak 30 cm’i varan balçık yürümeme müsaade etmiyor ve yola geri dönüyorum. Santa Esmeralda köyüne geri yürüyüp geldiğim yolun kuzeyinden, rezervin yamaçlarından ana yola dönen patikayı buluyorum. 1,5 saatlik yürüyüş kahvenin yanında çok az gördüğüm soğan, domates, lahana tarlalarının yanından geçip harika manzaralarla dolu bir inişe geçiyor.

Yolda selamlaştığım işçilerden bir kısmı lahanaları yükledikleri kamyonla dönerken beni de alıyorlar. Sayelerinde geniş bir dereyi geçiyor ve dik bir yokuşu çıkıyorum.İşçiler yolda karşılaştıkları köylülere arada lahanalardan atmayı ihmal etmiyorlar. Yolumuz ayrılınca yürümeye devam ediyorum ancak yağmur beklediğimden erken başlıyor. Bir süre aldırmayıp devam ediyorum ama şiddetleniyor. Gövdesine sığındığım koca ağaç bile koruyamıyor beni şiddetli yağmurdan. 50 mt ilerdeki derme çatma kiliseye koşana kadar telefon hariç üzerimde ıslanmayan birşey kalmıyor. Uzun süren sağanak vücudumun da soğumasına sebep olmadan tekrar yürümeye koyuluyorum. 1 saat sonra köye dersimi almış olarak varıyorum.

Verdiği dersin yeterli olduğunu düşünmüş olacak ki sabah pırıl pırıl bir hava beni yolcu ediyor La Fundadora’dan. Bulutlar sabahın erken saatlerinde vadiye öylesine girip çıkıyorlar ki köy bir görünüp bir kayboluyor. Köy meydanına 07.00 gibi gelen “chicken bus” herkesi toplayıp Matagalpa’ya götürüyor. Oradan bindiğim bir minibüsle eski başkent, devrimin kalesi, bugünün turist ve entellektüel çekim merkezi Leon’a yollanıyorum.

LEON

Volkan Momotomba 1610’da o zamanki Leon’u dümdüz edince şehir bugünkü yerine taşınıyor ve zengin Ispanyol’ların yardımlarıyla tekrar kuruluyor. Açık müze haline getirilmiş ilk şehir 45 dakikalık yolculukla ziyaret edilebiliyor. Devrim 1956’da diktatör Somoza’nın burada öldürülmesiyle başlıyor. Amansız bombalamalara direnen şehir Sandino’nun (Sandinist devrimcilerin lideri) kalesi haline geliyor. Katedral Orta Amerika’nın en büyük eseri.Ayrıca Orta ve Güney Amerika’nın en zengin çağdaş sanat müzesi burada bulunuyor. Museo de Arte Fundacion Ortiz- Gurdian ‘da Picasso, Chagall gibi ünlü sanatçıların işlerinin yanı sıra Omar de Leon, Diego Rivera, Arturo Monrey, Patricia Villalobos gibi beğendiğim sanatçılar var.

Museo de Leyendas y Tradiciones amatörce düzenlemesinin yanında renkli tiplemeleriyle göz dolduruyor. Tiplemelerden birkaçı; “Gigante” bakımlı ama ölçüsüz boyutlarda Ispanyol Kadını. Evlendirildiği yaşlı kocası yüzünden intihar etmiş, geceleri adamları “etkileyip” perişan eden güzel kadın. “Toma tu Teta”, çocuğu olmayıp geceleri ele geçirdiği çocukları süt taşan memesiyle emziren çirkin kadın gibi…

Genç seyyahların uğrak yeri olan Leon’da çok sayıda hotel, hostel, cafe, bar var. Yüzyıllık pastahaneye hergün uğrama sebebim havuçlu kek ve pişkin ekmek almak. Pan y Paz pastahanesini bir fransızın işlettiğine şüphe yok. Limonlu tart kıtada bulabileceklerinizin en iyisi. Yan masamdaki ispanyolca, fransızca ben de katılınca ingilizce süren hararetli konuşmanın starı 86 yaşındaki eski bir devrimci, politikacı Emesto. Bana dinlemek düşse de politik tartışmaları çok renkli. Rengin bir sebebi de fransızın şarabi pahalı satmaması… Gece olunca hayat çok yerde olduğu gibi burada da sokaktan çekiliyor. Ben de sohbeti hostele yeni gelen Isviçreli aileyle sürdürüyorum. Kızları kıtayı dolaşıyor. Onunla burada buluşmuşlar. Işte çocuklarınızın uzun seyahatlere çıkmalarını teşvik etmenin başka bir faydası…

Leon’dan kuzeye Cosigiuna’ya gitmeyi düşünsem de bundan vazgeçiyorum. Çünkü yolum güneye devam edecek ve bu güzel ülkede yolda az vakit geçirmek istiyorum.

GRANADA

Güzel ve bakımlı bir kolonyel şehir turist merkezi olmaya yeterli mi? Eğer çevresinde ülkenin coğrafi, kültürel veya sosyal yanlarından birini temsil eden bir yer de varsa, evet! Işte Granada böyle bir yer. Şahane ve renkli yapılar, geç saate kadar eğlenebileceğiniz barların dışında yürüyerek varabileceğiniz Nicaragua gölündeki adacıklar (islets of Nicaragua), Volkan Masaya, Apoyo gölü, Beyaz Köyler (White Villages) ziyaretinizi unutulmaz kılabilir. Şehrin tarihi birçok istilalarla dolu. Nikaragua gölünün Rio San Juan’dan Atlantik’e açıldığı anlaşılınca şehir gelişiyor. Tabii bu yolla korsanlar da geliyorlar ve üç kez işgal ediyorlar. Iç savaş esnasında Leon’un Amerikalı generali Walter’da işgal ediyor. Ancak komünistler geri alıyorlar.
Efsanevi korsan Henry Morgan (Captain Morgan) yepyeni bir taktikle 12 metrelik kanolarıyla gece ilerleyip gündüz saklanarak Rio San Juan’ı geçip, gölü katederek 16 saatte Granada’yı işgal ediyor. Cephaneyi, kıymetli eşyaları alıp takip edecek gemileri batırdıktan sonra ver elini Jamaika ! Sanırım bunu Jack Sparrow bile beceremezdi…Şehre varan otobüsler Parque Central’de sizi bırakıyor. Çevredeki sokaklarda her seviyede, birçok konaklama yeri mevcut. Ben Hostal el Momento’da kalıyor ve memnun ayrılıyorum.

Parque Central geç saate kadar seyyar satıcılar, kiosklar, dolaşanlarla hareketli. Büyük bir Katedral bu parka bakıyor. Parkın güney köşesindeki La Gran Francia hem bina hem de otel olarak uzun yıllardır seçkin hizmet veriyormuş. Mercado (pazar) zengin olduğu kadar kaotik. Nikaragua’nın 2017 itibariyle en aktif volkanı Masaya şehre 1 saat mesafede. Managua’ya giden tüm otobüsler sizi kapısında indirirler. 750 mt irtifada, gündüz olduğu gibi gece de çıkılabiliyor. Ben oradayken sadece gaz ve duman çıkarıyordu ancak bazı günler kraterde lav gölü bile oluşuyormuş. Diğer volkan Mombacha bir “bulut ormanı”. Yani daha yeşil, ağaçlı ve hava kapalıysa bulutlu. Tabii faunası da ona göre. Masaya’dan dönüşte Catarina’ya gidiyorum.

Beyaz Köyler dedikleri yerleşimlerden biri. Nüfusunun sanatla, çiçekçilikle uğraşması sonucunda bu köyler iç turizmin uğrak yeri olmuş. Sanat denince alçıdan yapılmış heykeller ve bazıları iyi işçilikle hazırlanmış ahşap mobilyalar düşünmelisiniz. Köyün sonundaki tepede olağanüstü bir manzara var. 100 mt altınızda Apoyo gölü ve 30-40 km ötede Nikaragua gölü. Havanın çok berrak olduğu günlerde Atlantik bile görünür dediler ama bana biraz abartılı geldi!

Saatini geciktirmeyen yağmur dönüş saatimi bildiriyor. Akşam hostelde tanıştığım iki güzel hollandalı genç kıza domatesli mercimek pişiriyorum. “Buralardan bir Türk geçti” demesi için de hostel sahibine bir tabak ikram edip ertesi sabahki Ometepe adasına yolculuk için hazırlanıyorum.

OMETEPE

Rivas’a giden otobüsler San Jorge kavşağında bırakıyor. Oradan dolmuşla 10 dakikada limana varılıyor. Bana deniz kenarı gibi bir rahatlama verdi, San Jorge. Tabii bunda Nikaragua gölünün büyüklüğü etkili. Ferry’i beklerken kahve içip Avustralya’dan buralara gelmiş olan Merry ile sohbet ediyorum.

Hatırlatayım, onun ülkesi de en az benim ülkem kadar uzak buralara! Saatte sadece birkaç mil gidebilen bir feribot ile 1 saatten fazla sürüyor yol. 
Adanın kuzey ve güneyinde iki volkan var. Concepcion kuzeyde merkez köye yakın. Aktif ama “dry forest”(kuru orman).

Maderas güneyde, “cloud forest” bitki örtüsüne sahip. Bir sene önceki kaza sebebiyle iki volkana da çıkış sadece yöre rehberleriyle yapılıyor. Turizm ofisinde rastladığım Rus Maria, gemide görüp yolda konuştuğum Brezilya’lı Carlos ve ben ertesi sabah Concepcion’a çıkmaya karar veriyoruz. 

Quebec’li genç bir gezgin Dominique’li güzel bir kıza Ometepe’de aşık olduktan 15 yıl sonra benimle tanışıp hikayelerini anlatmaya başlayınca o gecenin uzun süreceğini tahmin edersiniz. Işte “Central”’ i işleten çiftin hikayesi böyle başlamış. Kız dünyanın en fakir ülkelerinden birinden olağanüstü gülümsemesiyle oğlan da dünyanın en soğuk ülkelerinden birinden mutfak becerileriyle gelmiş. Alın size sımsıcak, lezzetlerle dolu bir pansiyon restaurantı. Anlayacağınız bundan sonraki üç akşamım burada geçiyor.

Saat 06.00 da 100 metreden başlayan Concepcion yürüyüşü 1600 metreye kadar 5,5 saat sürüyor. Önce yamaçtaki patikadan, sonra bodur bir ormanlık içinden, son 600 metre de volkanın killi, taşlı kara toprağında yürüyoruz. Volkan çıkışları diğer dağlara göre hem daha dik oluyor hem de dar su yataklarından yürünüyor. Sebebi tek dağ olmaları ve yol açma imkanı olmaması. Volkan Concepcion’ un ağzı batıya doğru açılmış. Yüzyıllar önce buradan çıktığımız yöne doğru lav püskürten volkan kaldığımız köyü yerle bir etmiş. Ada olduğundan kaçabilecek fazla da yer yokmuş. Bugün de durum çok farklı değil !

Altımızdaki bulutlar açıldıkça göle kadar uzanan arazinin doğal örtüsünün ne kadar zengin olduğu gözüküyor. Yeşilin binbir tonu, yarıklar, suyu azalmış onlarca dere, ekili topraklar, sık ağaçlıklar. Lav ile fışkıran mineral zengini toprak bu sonucu yaratıyor yüzyıllar sonra. Doğa her zaman tekrar başlıyor…

Inişle beraber 9 saat sürüyor yürüyüş ve hepimizi gururlu bir bitkinliğe bırakıyor. Akşam Central’in barında Carlos ile yürüyüşümüzden, seyyahlıktan, Maria’nın yüzlerce sualinden, Brezilya’dan bahsedip yorgunluğumuzu unutuyoruz.

Gece boyunca şiddetli yağan yağmur sabah ara verince Carlos’la otobüsle Santa Cruz ve Alta Gracia köylerine gidiyoruz. Dönüşte Ojo de Agua (Suyun gözü) doğal havuzunun yol kavşağında Maria’yla karşılaşıyoruz. Ertesi gün diğer volkana çıkmak istediğini, Santa Cruz’da kalıp rehber bakacağını söylüyor. Havanın düzeleceğini sanmamama rağmen bunu ona söylemiyorum çünkü tavsiye alacak bir kıza benzemiyor!

Nitekim tüm gece yağıyor. 05.30 da kalkıp havayı kontrol ediyorum. Fırtına öyle şiddetli ki feribotun kalkacağını sanmıyorum. Gidenler de bir süre sonra geri geliyorlar. Elektrik, su kesiliyor. Central’in jeneratörü arada çalışıyor da fırtınanın Porto Rico’yu vuran tayfunun bize varan ucu olduğunu anlıyoruz. Maria’dan aldığım mesajdan, adanın ortasının da merkeziyle bağlantısının kesik olduğu anlaşılıyor. Nikaragua sınırında karşılaştığım Meksika’lı David bisikletiyle sırılsıklam kapıda beliriyor. Çadırını toplayıp hostele sığınmış. Akşam David’in de katılmasıyla sohbet Brezilya’dan Meksika’ya yayılıyor.

Ertesi gün fırtına sakinleşmesine rağmen içinde beklediğimiz feribot kalkmıyor. “ Managua’dan teyid bekliyoruz…” tekrar kulağıma çalınıyor. O gece de adada konaklıyoruz. Merkez köye gelmeyi başarıp da adadan ayrılamayanlar da gelince “Central” de adım atacak yer kalmıyor. Maria’dan hala haber yok. Üçüncü sabah üç feribot adadan ayrılanların hepsini toplayıp ana karaya götüruyor. Benim de San Carlos üzerinden Rio San Juan’a varacak 10-12 saatlik kara yolculuğum başlıyor.

TOP